Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  TakvimTakvim  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Prof Dr Uğur Kaynak Özel
 DOHAD | FORUM | Prof Dr Uğur Kaynak Özel
Mesaj icon Konu: Sorular Cevaplar Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
<< Önceki Sayfa   117
Yazar Mesaj
burcu demirhan
DOHAD YÖNETİM KURULU
DOHAD YÖNETİM KURULU
Simge

Kayıt Tarihi: 14-Ekim-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1496

Alıntı burcu demirhan Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 18-Nisan-2015 Saat 16:56
hocam merhaba, 6.1'lik girit depremiyle ilgili bizi bilgilendirebilir misiniz. Teşekkürler
biz başımızda patlamadan hiç bir felaketle ilgilenmeyiz...
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 02-Mayıs-2015 Saat 17:36

GÜNEY DOĞU ANADOLU-5
BU DAĞIN ARDINDA NE VAR?
Ruesor Çayı, benim(!?) ruhsat sahamdaki en büyük yan deredir, diye yazarak lâf’a giriş yapmak isterdim. Ama görünmez birileri lâfı boğazıma tıkadılar:
-Yek Yeee! “Benim” miş! Bu Mesopotamia denilen iki nehrin arasına; bundan 200.000 yıl önce Gluglu’lar, Urruhu’lar Gagurru’lar, Homhom’lar☺, 5000 yıl önce Hatti’ler, Eti’ler, Hurri’ler, Asuriler, Mitanni’ler, Kenanoğulları, Sasaniler, Ben-i İsrael, Yezidiler, Geldâniler, Urartular, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, İngilizler, Fransızlar, Kurdestanlılar, Amerikalılar da “benim” diyor. Hetttaa, yedi düveli bir yana bırak, be’azı, me’alum eşhas dahi benim diyor. Misal Gılgameş, misal Aksiöküz. E Çüşünberg artık. (Aksiöküz = Kommagene Kralı Antiokhus). Bırakın Aksiöküz’ü, bir alay Yeni Öküz türedi “benimdir” diyen. Bunlardan çoğu da Ökkkiz! Ama ben “Şırnak Ormanları”nın gerçek sahibi ile tanışma şerefine nail oldum. Şırnak’ta orman mı var? Beliii. Ormanda Ayı mı var? Beliii. Boz Ayı mı? Beliii. Bana ne dedi? Groaaarrr!!! Dedi. Tercemesi = me’alen “Buralar benimdir” dedi. Mecburen “eyvallah dayı” dedik.
Ruesor Çatağına üç günde mi gelirim, beş günde mi derken, Rasim son konuştuğumuz tarihi karıştırmış ve sağlam olsun diye bir gün önceden gelmiş. Bir gün sonra Sufi Katırlarla gelmiş. Akşama doğru da ben Çatağa geldim. Rasim fazla kalmadı. Bir hafta sonra Tilmişar’da buluşmak üzere sözleştik. İki adet uyku tulumu, iki heybe dolusu konserve, iki adet termos bırakarak ayrıldı. O bir hafta içerisinde, bir Ankara seferi yaptığından da neredeyse emindim. Günahını almayayım. Şoförlerin haberi olmadan da arabaya uyuşturucu yerleştiriyorlar. Başımız belaya girecek!
Ertesi gün şafakla birlikte, kargalar mama yemeden, Ruesora girdik. Ben önden yürüyorum. “U” şeklinde bir kanyonun içerisindeyiz. Kanyon boncuk dizisi gibi bir genişliyor, bir daralıyor. O kadar derin ki tabanında serin bir hava dolaştığı da oluyor. Daralan yerlerden birinde az kalsın katırların ayaklarını kıracaktık. Kırk – Elli metrelik bir bölümde taban patikası kayboldu. Derenin tabanından yürüdük. Yürüdüğümüz zemin, en küçüğü yüz kiloluk küresel kalker blokları ile doldurulmuş durumda. Bazı bloklar bir-iki ton gelir. Bizim için sorun değil. Bir adımda üzerlerinden atlıyoruz. Fakat katırların ayakları blokların arasına sıkışıp kalıyor. Kabarıp yükselen dere yatağını yüklerini boşaltarak geçirdik. Tuhaf bir şekilde, koca dere o blok taşların tabanından aktığı için, orada dere yok olmuştu. Derinlerden akan suyun sesi katırları heyecanlandırmıştı.
Ben her rastladığım kaynaktan buz gibi su içip, termosları beğendiğim su ile dolduruyorum. Sufi ise sürekli
-Şefim su içma. Şefim haste olursan, deyip duruyordu.
-Ulan bu nasıl Eylül ayı. Ellibeş derece sıcaklık var. Vücudumuz sürekli su kaybediyor. Su içmezsek ölürüz. Diyorum. Tabi başka şeyler de diyorum. Neyssse!
Fakat Sufi de, katırlar da, ne kadar ısrar edersem edeyim su içmiyorlar!
Sizlere Sufiyi tanıtayım: Askere 23 yaşında, yani biraz geç gitmiş. Askerliğini yeni bitirmiş. Ehl-i Beyt’ten. Yani Peygamber sülalesinden. Mezhebi Şafii. Sürmeli gözlü, simsiyah saçlı, simsiyah sakallı fakat bembeyaz nur yüzlü bir adam. Hani cem evlerinde bez üzerine yağlı boya bir Hz.Ali resmi asarlar ya. İşte onun gibi de yakışıklı. Ağzından hiç kötü laf çıkmıyor. Mütevekkil, saygılı, terbiyeli, bilgili, kültürlü bir Şafii Dedesi. Seksen yaşında insanlar bile iki büklüm yaklaşıp, omzunu öpüp, yine iki büklüm geri geri çekiliyorlar. O sorarsa cevap veriyorlar. Onun yanında gevezelik yapılamıyor. Sufi altı, hatta yedi lisan biliyor. Ana dili gibi bildiği lisanlar Arapça, Farsça, Botanca. İyi bildiği lisanlar ise Türkçe, Gurmançe’ce ve Koçgiri’ce. Bunların yanında çat-pat İngilizcesi de var.
Birden kanyonun tabanı genişledi. Önümüzde, kenarlarında muhteşem doğal duvarlar (uçurumlar) yükselen bir yeşillik, bağ, bahçe, tarla arenası belirdi. Zvinge Ruesor’a geldik. Bu köy çok ilginç. Su basmanının yukarısındaki oyukları işleyerek ev haline getirmişler. Geceleri tahta merdivenleri yukarı alıyor ve kapılarını kapatıyorlar. Evleri yazın serin, kışın ılık oluyor. Hiç birinin kerpiç veya taş ev yapmaya niyeti yok. Var olan bir iki taş ev ise, mağara bulamayan yeni evlilerin evleri imiş. Onlar da mağara kazmaya çalışıyorlarmış. Kısa bir dinlenmeden sonra yola koyuluyoruz. Öğle vakti Şerebi’ye varmamız gerekiyor.
-Nee? Şerebi’ye mi gidiyorsunuz?
-Evet.
Sufi’ye Kürtçe bir takım açıklamalar yapılıyor. Sufi soruyor,
-Şef oradan nereye gideceğiz?
-Berimeri’ye
-NEEEEEE? BERİMERİ’YE Mİ?
Bu sefer bağıra çağıra heyecanlı konuşmalar yapılıyor.
-Ne diyorlar Sufi?
-Tilmişar’a aşağıdan kısa yol var, diyorlar.
-Benim yukarıda görmem gereken yerler var.
Ve biz yola koyuluyoruz. Köyün bahçeleri aniden bitiyor. Bu kez kanyon o kadar daralıyor ki 250-300 yüz metre yükseklikli, sekiz-on metre genişlikli karanlık bir yarık halini alıyor. Gündüz vakti bile tabanı karanlık. Zvinge Ruesor’luların evlerini oydukları kil arakatkılı kumtaşı laminatları, biz yürüdükçe yükseklere çıkıyor.
-Biz bu dar kanyonun içinden nasıl geçeriz? Ruesor deresi zor sığıyor. diye sorunca Sufi,
-Asılı yoldan gidecekmişiz Şefim diyor.
-Ulan bu acemi katır basılı yolda yürüyemiyor. Anasını satiim. Bi de asılı yol mu çıktı !x♀?-!♂??
-Şefim. Neden küfür ediyorsun? Şefim ben üzülüyorum.

(Bu çalışmalardaki kimi fotograflar bu yukarıdaki gibi Fotomontaj'dır. Duyurulur.)

-Tamam tamam. Sana değil.

-Ahan da geldik!
-Evet Şefim. Ben öndekinin yularını çekeyim. Şen en arkaya geç. İkinci Gantıra sahip ol.
-Tamam.
Yolumuz bitti. Burada insan eli ile yapılmış bir merdiven var. Merdiveni yaklaşık 45° eğimli bir ters fay ezik zonu içerisine oyarak yapmışlar. Kumtaşı laminatlarını da getirip basamak olarak kullanmışlar. Haritaya işledim. Kanyonun karşısında da devamı görülüyor. Burada ters fayın olması çok hoşuma gidiyor. Ters fay demek, kompresyon demek. Yalnız dikkatinizi çekerim. Bize hiç kimse buralarda kompresyon stresi olabileceğini söylememişti. Sonradan öğrendim ki daha kuzeyde Munzurları aşan naplar bile söz konusu imiş! Ama o günlerde nedenini bilemiyorum ve bulamıyorum! Basamaklar arasındaki mesafeler katırlar için uygun. Sonradan kullanacağımız diğer merdivenler gibi dik ve dar değiller. İnsanlar için basamak mesafeleri uzun geliyor. Fakat tırmanma rahatlığı var. “Z” şeklinde döne döne çıkıyoruz. Formasyonların zayıf ve ezik olduğu yerlere yöneliyor merdivenler. Çok ustaca yapılmış. Üzerindeki nal ve ayak izleri aşınmasına bakılırsa, onbin yıllık bir merdiven bile olabilir. On-onbeş dakikalık bir tırmanıştan sonra Becirman Kireçtaşının laminalı taban kumtaşına geldik. Laminat’lar elle bile sökülebiliyor. Kazıya en uygun formasyonu seçmişler. Burada yağmur yağsa ıslanmayız. Başımızın üzerinde Becirman Kireçtaşı var. Üzerimizde yüzlerce metre kaya katmanı var. Bu killi laminatlar nasıl bu yükü kaldırıyor diye düşünmeden edemiyorum. Tabanımız ise, Tersiyer Eosen Midyat Kireçtaşı. Nal darbeleri ile parlayan yüzeyinde fosilleri bile rahatlıkla görebiliyoruz. Sol tarafımız açıkta. Uçurum seksen metre kadar derinlikte. Arkadaki katır saçmalamaya başladı. Başındaki yuları kısaltılarak öndeki katırın semerine bağladık. Öndeki katır nereye giderse onu izlemek zorunda. Ama arka ayakları sürekli titremekte ve ikide bir, kıçı uçuruma doğru dönmekte. Bu durumda katırın kıçını tekrar yola getirmek benim görevim. Zavallı hayvan resmen inliyor. Bu acemi katırı niye getirdin diye, yine Sufiye kalayı basıyorum. Sufi alışık değil. Sufi hep hürmet görmüş. Neredeyse ağlayacak. Bu seferde pişman oluyorum. Biraz şaka yapayım diyorum. Bu kez de utanıyor! Acemi katırın sırtında sadece uyku tulumları var. Yani yükü, yok denecek kadar hafif. Ben de Sufiyi rahat bırakıp katıra kalayı basıyorum.
-Ulan pır pır ördek! Ulan “Şaşkın Ördek”. Öndekinin de moralini bozdun! diyorum.
Geniş bir cepte mola verdik. Sufi hayvanı severek moral vermeye çalıştı. İnanılmaz biçimde faydasını gördük. Demek ki neymiş? Katıra bile sevgi, belki de saygı ile davranacakmışsın.
Tabanından ilerlediğimiz Becirman biraz baş aşağı eğildi. Bunu hemen haritaya işledim. Daracık bir kanyon halini alan Ruesor’un tabanı hızla bize yaklaşmaya, yani yükselmeye başladı ve biz merdivenle çıktığımız asılı yoldan, merdivensiz olarak dere tabanına ayak bastık. Ruesorun tabanı yataylaştı!
Derken bir dar yerden geçerek kanyon şeklinde değil de vadi şeklinde çıktık. Artık haritaya göre Şerebi’ye bir km kadar mesafe kalmıştı. Fakat görünürde Şerebi Merebi yoktu. Sadece köye geldiğimizi bahçelerden, tarlalardan anlıyorduk. Bahçeleri, yayvanlaşan dere tabanından topladıkları taşlardan ördükleri duvarlarla ayırmışlardı. Böylece hem tarlalar taştan arınıyor, hem de sınır kavgaları olmuyordu herhalde.
İki bahçe duvarının arasından köy olduğunu tahmin ettiğimiz, birkaç insanın bizi izlediği yükseltiye doğru ilerlerken, sesler duyduk ve birden bire yerden kaynayan bir karstik pınara eriştik. Pınarın ayağındaki iki karış derinlikli gölette kadınlar çamaşır yıkıyorlardı. Fakat o da ne? Bütün kadınların-kızların göğüsleri (memeleri), yakası açık olan gömleklerinden cepkenlerinden çıkmıştı. Yani kadınlar yarı çıplaklardı. Hemen yularlara yapışıp geri döndük. İyice uzaklaştıktan sonra bir bahçe duvarından içeri girip bir ağaç altına sofra kurduk.
-Şefim buranın böyle olduğunu aşağı köyde söylediler. İnanmamıştım. Demek ki doğruymuş.
-Yemekten sonra kenarlardan geçecek bir yer arayalım. Yahu bu ne be? Borneo Yerlilerinin arasında kaldık!
Yemekte konserve Sığır kavurma, Yalancı Dolma, Kaysı komposto ve Zvinge Ruesor’dan pişerken aldığımız, bazlama gibi kalın sac ekmeği vardı. Yemek yerken, bahçe duvarlarından yol bulmak için sağı solu inceliyordum. Ve onların her birinin yerlerini böylece tesbit ettim. Namluları saklayamamışlardı.
-Arkadaşlar ayıptır. Böyle misafir mi karşılanır. Buyurun siz de soframıza gelin, diye bağırıp, el işareti ile bulundukları siperlere doğru çağrı yaptım. Beş adet Mavzerli, Karabinalı, Kırıkkaleli köylü, sobelenmiş gibi sütrelerinden gülerek çıkıp geldiler. Sufiyi görünce hemen tanıdılar ve sofraya oturdular. İki Genç adam omuz öpmedi. Sadece iki elle tokalaştılar ve ellerini ayırmadan dua ettiler.
Başlarında puşu, sırtlarında kalın ve beyaz Amerikan bezinden mamul yandan yırtmaçlı bir tünik, bacaklarında Amerikan bezinden bir golf pantalon, baldırlarında işlemeli yün çorap ve ayaklarındaki çarıkla çok ilginç bir görünümleri vardı. İspanyadaki Katalan köylülerini andırıyorlardı.
-Sizin kıyafetlerinizi çok beğendim. Kusura bakmayın! Ama kadınlarınızın kıyafetini beğenmedim. Neden göğüsleri dışarıda?
-Begim biz kapali köv. Begim. Hiç bir zeman yabançi yok. Yoldan korkar. Bir nefer (nefer=kişi) Cizre gider. Gaz, Tuz, Bez alır. Biz utanmayı unutmiş.
-Sufi niye dolma ve et yemiyorlar?
-Hele ho. Buha lo. (-Sime Hatıre Sufi.) Şefim beğenmemişler.
-O zaman Komposto aç.
-Begimi siz nere gidiyor?
-Puresore dağından Berimeri’ye
-Begimi aşağıdan yol var.
-Puresore dağından etrafa dürbünle bakmam lazım. İki saat içerisinde 25 km² alanın haritasını çıkarırım.
-Begim sen puresore’da hiçbir şey güremaz. Poresore gitma.
-Olmaz. Bunu bir hafta önceden planladık.
-Yine Kürtçe münakaşalardan sonra içlerinden en genci
” –Şükran” diyerek kalktı gitti.
Bizi, diğer dört silahlı köylü, çamaşır yıkayan kadınların arasından geçirerek köyün içerisine götürdüler. Köy, yeryüzüne inmiş olan laminalı kumtaşında açılmış mağaralara deniliyordu. O nedenle haritada göründüğü halde arazide görünmüyordu. Köyün sadece bir ana caddesi(!) vardı. Ana Cadde dediğim şey bir kuru dere yatağıydı.
-Buraya sel gelmiyor mu?
-Sen nerden bılıyor?
İki yanı ise mağaraydı. Her mağaranın önünde taştan çevrilmiş bir bahçe duvarı vardı. Bunun hayvan ağılı olduğu görülüyordu. Hayvanların kışı mağarada, insanlarla birlikte geçirdikleri söylendi. Toplam kırk kadar mağara vardı. Şimdiden kışlık ot yığınlarını kurmuşlardı. Köyün ortasından yürürken, yolun tabanının ayaklarımızın altında yaylandığını görünce, şöyle bir dikkat ettim. Ana Cadde(!) en az yüzlerce yıllık hayvan dışkısı ile dolu idi. Yaklaşık yarım metre kalınlıklı olduğu görülen kurumuş dışkı, aynı yükseklikte mağaraların içerine de devam ediyordu. İzin isteyerek en iyi görünümlü bir Ev(!)in içerisine göz attım. Çamurla sıvanmış zeminde üç dört tane yırtık-pırtık çul, bir Şömine(!). Ocağın etrafı laminat kumtaşı parke kaplı(!) ve simsiyah taş duvara asılmış iki-üç tava ile yerde üç-beş aluminyum tabak. Hepsi bu! Evde baca olmadığı için taş duvarlar simsiyah. Gözlerim neden yaşardı acaba? Herhalde toz kaçmıştır, dedim.
Burada bizi seyretmeye çıkan bütün köy halkında, iki ortak özellik gördüm. Biri “v” yakalı yelekten çıkan göğüsler, diğeri çok sayıda tek gözü kör insan!!!
Benimle Türkçe konuşan sadece bir kişi var. O da muhtar. Muhtara sordum:
-Bu dağın arkasında ne olduğunu kim bana söyler dedim.
-Hiç kimse söyleyemez. Ben de bilmiyorum dedi.
-Köyde kaç kişi askerlik yapmış dedim.
-Hiç dedi. Çünkü Köyün nüfusu sıfırmış. Muhtar da,
-Begimi poresore’den gitma dedi.
-Haritada Puresore yazıyor. Sen niye Poresore diyorsun?
-Urasi Poresore’dir. Harita sehf yazmiş.
Ben yine yola vurdum. Kendi kendime düşünüyordum. Acaba Çitlembik toplayıcılından avcılığa, avcılıktan yerleşik ziraate geçen neolitik devir insanının hijyen anlayışı, bizim köylümüz diye haritaya Şerebi adını yazdığımız bu köyden daha mı iyi idi! Ben de kendimi doğulu sanırdım. Yoksa gerçek doğu burası mı idi? Yani burası orijin mi idi? Burası, yani neolitik çağa bile ulaşamamış olan burası, Cumhuriyet Türkiyesi’nin bir köyü mü idi? Yuh olsun bize!!! Atatürk kurdu bu genç ülkeyi. Biz batırdık. Aç kurtlar salyalarını akıtarak ateş dansı yapıyorlar etrafımızda. Durumun vahâmetini kavrayan yok!
Bir gün birileri çıkıp da,
-Atatürk'ün Anadolu'su bir ruya'ydı! Defolun gidin! Boşaltın Kutsal Anatolia topraklarını. Beceremediniz!.
Derse hiç şaşırmayın!


Düzenleyen ugur kaynak - 02-Mayıs-2015 Saat 17:38
Uğur Kaynak
IP
muammer tosun
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 16-Eylül-2007
Konum: Balıkesir
Gönderilenler: 117

Alıntı muammer tosun Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 03-Mayıs-2015 Saat 10:40
Ellerinize sağlık Hocam hanidir özlemiş ve arıyordum hatıralarınızı sağlığınıza duacıyım
IP
burcu demirhan
DOHAD YÖNETİM KURULU
DOHAD YÖNETİM KURULU
Simge

Kayıt Tarihi: 14-Ekim-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1496

Alıntı burcu demirhan Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 04-Mayıs-2015 Saat 11:44
Hocam sorumu es geçmişsiniz. :(
biz başımızda patlamadan hiç bir felaketle ilgilenmeyiz...
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 06-Mayıs-2015 Saat 17:25
Girit Depremi Rutin bir deprem. Güncelliğini de yitirmiş durumda.
Uğur Kaynak
IP
hakki demirel
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 07-Mayıs-2008
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 102

Alıntı hakki demirel Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 06-Mayıs-2015 Saat 23:14
Hocam selamlar, dün Samsun Çarşambada meydana gelen ard Arda gizemli patlama sesleri ve sarsıntıları hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz? Teşekkurler
IP
hakki demirel
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 07-Mayıs-2008
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 102

Alıntı hakki demirel Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 06-Mayıs-2015 Saat 23:14
Hocam selamlar, dün Samsun Çarşambada meydana gelen ard Arda gizemli patlama sesleri ve sarsıntıları hakkında düşüncelerinizi alabilir miyiz? Teşekkurler
IP
ugur kaynak
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
DOĞA HAREKETLERİ ARAŞTIRMA DERNEĞİ
Simge
Dohad Onur Üyesi

Kayıt Tarihi: 09-Eylül-2007
Konum: İstanbul
Gönderilenler: 1562

Alıntı ugur kaynak Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 08-Mayıs-2015 Saat 15:32
Patlama sesi (yeraltından değil) havadan geliyorsa, sarsıntı (havadan değil) yeraltından geliyorsa, büyük bir olasılıkla bu olay detonation (yapay patlatma) kaynaklıdır. Civardaki; Taş Ocağı, HES, Tünel, Maden Ocağı, Yol inşaatı (yarma), gibi şantiyelere bakmak gerekir.

-----------
Aksine belirtiler varsa (Ses de sarsıntı da derinlerden geliyorsa) ancak buhar basıncına, volkanik aktivite hazırlığına ve de deprem hazırlığına yorumlanabilir.

-----------
Deprem hazırlıkları olabilmesi için o yörede tektonik desteklerin saptanması gerekmektedir.
-----------
Bunun dışında olasılıklar buradan (bencileyin) ahkâm kesmekle açıklanamaz.



Düzenleyen ugur kaynak - 08-Mayıs-2015 Saat 15:36
Uğur Kaynak
IP
<< Önceki Sayfa   117
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.05a
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide

Bu Sayfa 0,188 Saniyede Yüklendi.